İZ BIRAKANLAR

<< Geri
Fazıl Sağlam
Bülent Tanör’ün haksızlıklara karşı yürüttüğü mücadele’den bir kesit
 
Fazıl Sağlam*
Bülent Tanör’le ilgili bir anı kitabında, ona yapılan ağır haksızlıkları ve bunlarla ilgili davaları kamu oyunun bilgisine sunmak, onun anısına saygının bir gereğidir. Bu konuda ilk yazım,  Bülent’i kaybedişimizin ardından 20 Ara­lık 2002 tarihli Radikal Gazetesi’nde yayımlanmıştır. Bunun da bir hikayesi var ki onu an­latmadan geçemeyeceğim. Doğrusu aranırsa Bülent’in anısına bir yazı yazmam konusunda ilk istek Cumhuriyet değerlerine bağlılığı ile tanınmış bir gazeteden gelmişti. Yazıyı hemen hazırlayıp Bülent’in cenaze namazının kılın­dığı gün ken­dilerine verdim. Yazının ağırlık noktası, İstanbul Üniversitesi’nin Bülent Tanör’e yönelik disiplin ve sicil işlemleri ve bu işlemlerin haksızlığını belirleyen yargı ka­rarlarıydı. Aradan bir ya da iki gün geçti; yazıdan bazı cüm­leleri ve Bülent’e yöne­lik işlemleri yapan kişinin adını çıkarma önerisiyle kar­şılaştım. Hani yazıyı o ga­zeteden bir talep olmadan, ben hazırlayıp vermiş olsaydım, bu öneriyi bir dereceye kadar anlayışla karşılayabilirdim. Her gaze­tenin kendine özgü bir politikası vardır; ona uygun düşmeyen yazıları yayım­lamayabilir. Ama düşünün ki sizden bir yazı istiyorlar. Siz de özenle hazırlayıp veriyorsunuz. Sonra bu yazıdan nelerin çıkarıl­ması gerektiği konusunda öneri alıyorsunuz. Çıkarmazsanız yazı basılmayacak. Tabii böyle bir öneriyi hemen geri çevirdim ve yazımı da geri çektim. Ama olay, beni iki yönden düş kırıklı­ğına uğrattı. Birinci düş kırıklığı yazımın başkaları tara­fından sansür edilme­sine hiç alışkın olmamamdan kaynaklanıyordu. İkincisi ise daha acı bir düş kırıklığı. Bülent TANÖR gibi yeri doldurulamayacak değerli bir bilim adamını kaybetmenin acısı üzerinizdeyken, onun anısına sizden istenen bir yazı, onun savunduğu değerlere bağlılığı ile tanınmış bir gazete tarafından geri çevriliyor. Birincisini belki unutmam mümkün. Ama ikincisini hâlâ içime sindire­mediğimi belirtmem gerekiyor. Neyse ki yazı Radikal’de sansürsüz yayımlandı. Kendile­rine teşekkür ediyorum. Böylece kamu oyu, Bülent Tanör’e, amansız bir hasta­lıkla pençeleştiği sırada yapılan kaba haksızlıkların boyutları, sorumluları ve bu işlemlerin yargıdan nasıl döndüğü hakkında belki de ilk kez bir fikir sahibi oldu.
Şimdi aynı konuyu ayrıntılarıyla birlikte kamu oyuna aktarmanın sırası­dır diye düşünüyorum. Burada anlatacaklarım, 10 Mayıs 2002 tarihine kadar Bülent TANÖR’ün savunmanlığı yaptığım sıralarda edindiğim ve benden sonra savun­mayı devralmış olan meslektaşlarımdan aldığım bilgi ve belgelere da­yanmaktadır.
TANÖR, kansere karşı savaşırken, kendisine önce “yönetim görevinden ayırma” cezası verildi. Daha sonra hakkında “olumsuz sicil” işlemi tesis edildi. Bunu “üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezası” önerisi izledi. Arkasın­dan bir de “uyarma cezası” geldi.
Bütün bu işlemlerin başlangıç noktası, TANÖR’ün, İstanbul Üniversitesi Rektörüne sunduğu 10 Mayıs 2000 tarihli bir dilekçede Ferman DEMİR­KOL’un bilimsel yeterliliği olmayan ve ayrıca “adı darbeye ve ajanlığa karış­mış bir kişi” olarak nitelemesi ve onun İ.Ü. Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalına atanmasına karşı çıkmış olmasıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki Hukuk Fakül­tesi’nin tüm kurulları da bu atamaya karşı olumsuz görüş bil­dirmişlerdir. Ancak Rektör’ün, Demirkol’u resen atama yolunu tercih etmesi üzerine TANÖR bu işle­min iptali için İstanbul 2. İdare Mahkemesi’nde 2000/ 1054 sayılı Dosya ile dava açmıştır. Bu ilginç davanın ayrıntılarına ve sonu­cuna birazdan dönülecektir. Bu aşamada atama işleminin Bülent’in ölümünden sonra Mahkemenin 25.06.2003 ta­rih ve 2003/ 825 sayılı kararıyla iptal edilmiş olduğunu belirtmekle yetiniyoruz.
Bu davanın açılmasından sonra Bülent TANÖR’e yönelik disiplin ceza­ları ve olumsuz sicil işlemi, bir düğmeye basılmışçasına birbiri arkasından sı­ralanmaya başlanmıştır. Şimdi sırasıyla bunların gelişim seyri ve sonuçları hakkında bilgi vermeye çalışalım:
I. Yönetim Görevinden Ayırma Cezası:
DEMİRKOL ile ilgili olarak “adı darbeye ve ajanlığa karışmış bir kişi” ni­telemesi, TANÖR’ün Rektöre sunduğu 10 Mayıs 2000 tarihli dilekçede yer alma­sına rağmen, o sırada bu konuda bir soruşturma açmaya gerek duymayan Rektör, aradan altı ay kadar bir süre geçtikten sonra  basında yayınlanan bir haberden hare­ketle, TANÖR hakkında, Ferman Demirkol’la ilgili olarak  “adı darbeye ve ajan­lığa karışmış bir kişi” nitelemesini kullandığı ve adı geçen kişiye bu yolla hakaret ettiği suçlamasıyla soruşturma açtırmıştır.
Soruşturma Komisyonu Prof. Dr. Faruk ERZENGİN, Prof. Dr. Dinçer GÜ­LEN ve Prof. Dr. Öznur Bülent SEÇKİN’den oluşmuş .ve soruşturma so­nunda TANÖR’e “yönetim görevinden ayırma cezası” verilmiştir. Bu sırada TANÖR, İ. Ü. İnsan Hakları Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü olarak görev yaptığı için,  verilen ceza, TANÖR’ün bu görevden ayrılması so­nucunu doğur­muştur.
Bu ceza, İstanbul 2. İdare Mahkemesi’nin 20.02.2002 tarih ve E.2001/485 ve K.2002/201 sayılı kararı ile iptal edilmiştir. Kararda aynen şöyle denilmektedir:
Yönetim görevinden ayırma cezası, niteliği gereği yöneticilik görevinde bulunanlara bu görevleri ile ilgili olarak ... verilebilecek bir cezadır.
Olayda davacının bir öğretim üyesine basın yoluyla hakaret ettiği iddiası nedeniyle cezalandırıldığı anlaşılmakta olup, yönetimi ile sorumlu olduğu yerde görevli olmayan bir kişiyle ilgili olan bu hususun davacının yönetim gö­revinden ayırma cezasıyla tecziyesini gerektiren bir disiplin suçu olarak nite­lendirilmesi mümkün olamayacağından davacı hakkında uygulanan disiplin cezasında mevzu­ata ve hukuka uyarlık görülmemiştir.
Bu kararının yürütülmesinin durdurulması istemiyle gerek İ.Ü. Rektör­lüğü ve gerekse YÖK Başkanlığı tarafından Danıştay’a yapılan  başvurular Da­nıştay 8. Dairenin 21 .08 2002 tarih ve E. 2002/ 3176 sayılı kararı ile reddolunmuştur.
II. Olumsuz Sicil İşlemi:
1) TANÖR, bir yandan hastalığı ile mücadele edip, diğer yandan Rek­törlü­ğün haksız işlemlerine karşı kürsüsünü savunmaya çalışırken, bu kez ken­disine Rektörlüğün, 23.02.2001 gün ve 4107-174/ 0810 – 7610 sayılı işlemi tebliğ edildi. Bu işlemde TANÖR’ün 2000 yılına ilişkin sicilinin olumsuz ol­duğunu bildirili­yordu. Doğrusu Rektörlüğün olayı bu derece kişiselleştirmesini beklemiyordum.
Bu kaba haksızlığa karşı dava açmadan önce olumsuz sicilin hangi sicil amirlerince ve hangi gerekçe ile verildiğini sorma ihtiyacını duydum. Aldığım ce­vapta:
-- TANÖR’ün Rektörlüğe bağlı İnsan Hakları Hukuku Araştırma ve Uy­gu­lama Merkezi Müdürlüğü görevini yürüttüğü bu nedenle 1. sicil amirinin Rektör ve 2. sicil amirinin de YÖK Başkanı olduğu belirtiliyordu. Böylece iş­lemin İ.Ü. Rek­törü ile YÖK Başkanı tarafından tesis edildiğini öğrenmiş ol­dum. Buna göre dava­nın her iki idareye karşı açılması gerekiyordu.
-- Olumsuz Sicilin gerekçeleri ise aynen şu cümlelerle açıklanmıştı:
“- TÜSİAD tarafından herhangi bir başvurusu olmaması ve döner ser­maye hesabına yatırılmış bir meblağın bulunmadığının tespit edilmesi;
- 30 Haziran 2000 tarihli Yeni Binyıl Gazetesinde çıkan bir haberde ha­karet içeren sözler söylediği iddiası ile ilgili olarak Müşteki Yard. Doç. Dr. Ferman DEMİRKOL’un vekili Av. Şirin Turgut tarafından verilen şikayet di­lekçesine ilişkin Küçükköy Cumhuriyet Başsavcılığından alınan görevsizlik kararı üzerine hakkında soruşturma açılması
- 1998’den beri Yard. Doç. Ferman Demirkol ile ilgili beyanlarının yan­lış ve yanlı olduğu bir kaç defa belgelerle belirtilmiş olmasına rağmen tavrını hiçbir şe­kilde düzeltmemiş olması ve sürekli üniversitemizi karalayıcı yanlı ve yanlış ya­yınlarını sürdürmesi.
Yapılan kanunsuzluk gerekçede açıkça görülüyordu: Çünkü özellikle ikinci gerekçede suçlamaya konu olan haberin yayım tarihinin 30.06.2000 ol­duğu, C. Başsavcılığı yazısının “19.10.2000” taşıdığı açıkça belirtilmişti. So­ruşturma göre­vinin veriliş tarihi 06.11.2000, savunma yapma çağrısının tarihi ise 15.11.2000 idi. Soruşturma sonunda müvekkilime “yönetim görevinden ayırma” cezası verildiğini bildiren yazı ise 25.01.2001 tarihini taşıyordu. Oysa Yönetmeliğe göre sicil değer­lendirmesinin 01.07.1999 ile 30.06.2000 tarihleri arasındaki dönemle ilgili olarak yapılması geriyordu.
Birinci gerekçeye ilişkin ilk soruşturma, telif haklarıyla ilgili olarak bir bilim kurulundan rapor alınacağı gerekçesiyle ertelenmiş aradan, bir yıl kadar bir süre geçtikten sonra 08.01.2001 tarih ve 350 – 481 sayılı yeni soruşturma emri ile üste­lik iki üyesi değişmiş olarak yeniden başlatılmıştı. Yeni soruşturma kurulunun TANÖR’den savunma talep eden yazısı ise 25.01.2001 tarihini taşı­yordu. Bu konu bir sonraki başlıkta ayrıca incelenecektir.
Kısacası Yönetmeliğe göre 01.07.1999 ile 30.06.2000 tarihleri arasındaki dönemi kapsaması gereken sicil raporunda, bu dönemle ilgisi bulunmayan ya da en azından bu dönemle ilgisi hukuken kurulamamış olaylar gerekçe gösteri­lerek TANÖR’e olumsuz sicil verilmişti. Öte yandan sicilin düzenlenme tarihi Yönet­meliğe göre 2000 yılının temmuz ayı olmak gerekirken, olumsuz sicilin TANÖR’e bildirimi 23.02.2001 tarihini taşıyordu.
Doğaldır ki bu açık hukuksuzluk idari yargıdan gerekli cevabı alacaktı. Olumsuz sicil işlemi ile ilgili olarak İstanbul 3. İdare Mahkemesi, önce yürüt­menin durdurulması kararını verdi ve daha sonra da 13.03.2002 gün ve 2001/461 ve 2002/ 435 sayılı kararı ile işlemi iptal etti. İptal kararında olumsuz sicilin iptali işleminin yukarda açıklanan gerekçeleri özetlendikten sonra aynen şöyle denilmektedir:
“ ... dava konusu 2000 yılı sicil raporunun ... Yönetmeliğin 6. maddesi hila­fına Temmuz ayı geçirildikten çok sonra doldurulduğu anlaşılmaktadır.
.... 2000 yılına ait sicil raporunun gerekçeleri olarak gösterilen bu tes­pitler, henüz kesinleşmemiş tahkikat aşamasında bulunan davacı aleyhinde sicilin olum­suz olarak düzenlenmesinde yeterli düzeyde ve hukuken somut veri elde edilmemiş idari soruşturmalar olup, sırf bu nedenle geçmişteki (1995, 1996, 1997, 1998, 1999) sicilleri olumlu olduğu anlaşılan davacının 2000 yılı sicilinin olumsuz ola­rak düzenlenmesinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır. Kaldı ki İ.Ü.Rektörlüğünün yukarda belirtilen ilk tespitine ilişkin olarak dava dilekçesi ekinde yer alan İ. Ü. Rektörlüğünün 22.2.2000 tarihli, 4159 sayılı yazısı üzerine beş öğretim üyesi Prof. Dr. tarafından hazırlanan komisyon gö­rüşünde netice itibariyle .... telif eser için telif haklarının döner sermayeye gelir kaydedilmesi gerekmediği sonucuna varılmakta, yani davacı lehine görüş be­yan edilmekte bu suretle davacı hakkındaki 2000 yılı sicilinin olumsuz olarak doldurulmasına mesnet teşkil eden ilk nedenin hukuki geçerliliği bulunma­maktadır. ....
... Bu durumda tüm bu hususların ışığında önceki yıl çalışmaları ve si­cilleri olumlu olduğu anlaşılan davacının 2000 yılı sicilinin hukuken geçerli sebepler ve somut ölçülere dayanılarak objektif biçimde sicil amirleri tara­fından değer­lendirildiğinden söz edilemeyeceği gibi, idari yöneticilik vasfında bulunması ge­reken tarafsızlık, adillik ve basiretlilik ilkesine bağlı kalınarak doldurulduğun­dan söz edilme olanağı da bulunmamaktadır.”
Bu satırları yorumsuz olarak kamu oyunun bilgisine sunuyorum. Tabii bu karar, İ.Ü. Rektörlüğü ve YÖK tarafından kararın yürütülmesinin durdurul­ması istemiyle temyiz edildi. Ancak Danıştay 8. Daire, önce 12.07.2002 tarihli kararı ile yürütmenin durdurulması istemini reddetti ve sonra 15.04.2003 tarih ve E.2002/2395 ve K. 2003/ 1770 sayılı kararı ile de davalı idarelerin temyiz istemini reddetti.
2) Ne var ki bu sırada Sevgili Bülent’i kaybetmiştik. Bütün bilim camia­sının anısı önünde saygıyla eğildiği TANÖR’ün, en azından ölümünden sonra artık  ra­hat bırakılacağını düşünüyordum. Bu nedenle 22.08.2003 tarihinde İ.Ü. Rektör­lüğü’nün, karar düzeltme dilekçesi tebliğ edildiğinde, önce şaşırmadım desem ya­lan olur. Ama biraz düşününce,  hukuka açıkça aykırı olduğu daha başlangıçta belli olan olumsuz sicil işlemini tesis eden kişinin bu yola gitme­sinde şaşılacak bir yön olmadığına karar verdim. Ama asıl şaşkınlık, karar dü­zeltme gerekçesini okuduk­tan sonra kendini gösterdi. Gerekçede aynen şöyle deniyordu :
Davacı Prof. Dr. Bülent Tanör’ün vefat ettiği Prof. Dr. Bülent TANÖR ta­rafından İ.Ü.Rektörlüğü aleyhine açılan bir başka davada mirasçılarının verdiği dilekçe ile öğrenilmiştir. ...
Prof. Dr. Bülent TANÖR’ün vefat etmiş olması, ve davanın yalnız öleni ilgi­lendiren bir dava olması nedeniyle bu konuda İYUK 26.madde gereğince ölüm ne­deni ile dava dilekçesinin iptaline karar verilmesini talep etmekteyiz.
Ayrıca dava Prof. Dr. Bülent TANÖR tarafından İstanbul Üniversite­sinde çalışırken açılmıştır ve daha sonra davacı naklen Galatasaray Üniversi­tesine geç­miştir, ...
Davacının İ.Ü.’den ayrılması ve G.S. Üniversitesine naklen gitmesi ve İ.Ü. ile bir ilgisinin kalmaması sebebiyle , kendisi sağken davada menfaat şar­tının kal­maması da söz konusudur.
Avukatlık Kanunu’nun 12. maddesinin son fıkrasında 4667 sayılı Ka­nunla yapılan bir değişikle: “yükseköğretimde görevli profesörler … in yükse­köğretim kurum ve kuruluşları aleyhindeki dava ve işleri takip etmeleri(ni) yasak”layan  hüküm, 10.05.2002 tarihinde yürürlüğe girdiği için, bu tarihten itibaren TANÖR’ün davalarını takip edemez duruma gelmiştim. Bu nedenle yukarda alıntı yapılan dilekçeyi, cevaplamak üzere ailenin avukatlarından Av. Akın ATALAY’a verdim. ATALAY’ın verdiği cevaptan bazı cümleleri hiçbir yorum katmadan bu­raya aktarıyorum:
“... yargı kararlarıyla sabit olmuş haksızlıklar zincirinin en ağırlarından biri, Huzurunuzdaki davadır. Müvekkillerimin murisi Bülent TANÖR’ün kişilik haklarını ağır bir biçimde zedeleyen ve kendisini hasta döşeğinde ağır ve hak­sız saldırılara maruz bırakan bu işlemlere karşı Bülent TANÖR’ün mirasçıları olarak maddi ve manevi tazminat haklarımızı kullanacağımızdan, bu hakları­mızın daya­naklarından biri olarak Huzurunuzdaki davayı takip  hakkımızı kullanma yönün­deki talebimizi Sayın Mahkemenize beyan ve arz ediyoruz.
   .............
Davalı Rektörlüğün TANÖR’e karşı yürüttüğü ağır ve haksız saldırılar­dan sonra, onun ölümünün arkasına sığınarak kendisini kurtarmaya çalışması, her şey­den önce idari ahlakiyatla bağdaşmayan bir savunma biçimidir. TA­NÖR’ün ölü­münde payı olan bu haksızlıklar zincirinin banisi olan bir Rektör­lüğün, şimdi bu ölümden medet umması, İstanbul Üniversitesi tarihinin en ha­zin bir sayfası olarak tarihe geçecektir.
Ne var ki Huzurdaki dava, yalnızca öleni ilgilendiren bir dava değildir. Bu dava hem kamuyu ve hem de TANÖR’ün mirasçılarını ilgilendirmektedir. Bülent TANÖR gibi Anayasa Hukuku alanında ve Türkiye’nin demokratikleş­mesi müca­delesinde derin bir iz bırakmış olan ve eserleriyle yaşamaya devam eden bir kişi­liğe karşı yapılan haksız saldırıların, onun ölümüyle birlikte karşı­lıksız kalmasına hukuk hiçbir şekilde izin veremez. Müvekkillerim, davalı Rek­törlükçe TANÖR’e verilen manevi zararlardan doğan manevi tazminat hakkı­nın kanuni mirasçılarıdır.
...... Herkes biliyor ki TANÖR’ün G.S Üniversitesine geçmesi, davalı Rek­törlüğün, adeta bir kan davası güdercesine, TANÖR’e hasta döşeğinde uyguladığı ağır baskıların bir sonucudur. Ancak, bir kişinin üniversite değiş­tirmesinin, kendi­sine daha önceki kurumda haksız olarak verilen olumsuz sicili dava etme hakkını ortadan kaldıramıyacağı, en basit bir hukuk bilgisinin bir gereğidir.
Rektörlüğün Karar düzeltme istemini de Danıştay reddederek, davayı Bülent TANÖR lehine kesinleştirmiştir.
III. Uyarma Cezası:
“Uyarma cezası”nı öneren soruşturma raporunun altında ise Prof. Dr. Kayıhan İÇEL ve Prof. Dr. Ergin NOMER’in imzaları yer alıyor. Diğer üye Prof. Dr. Çetin ÖZEK ise bu öneriye katılmamış, TANÖR’ü aklayan bir karşı oy yazısı yazarak bu cezanın sorumluluğuna katılmamıştır. Sevgili Bülent bu ceza ile ilgili olarak kendisinden savunma istendiği zaman, olayın hukuki bir savunma yapmaya değmeyecek bir boyut taşıdığını ve Anayasa kürsüsünün içine düşürüldüğü duruma ayna tutmanın daha önemli olduğunu belirtmiş ve beni bu konuya karıştırmak is­tememişti. Ceza kendisine tebliğ edildiği zaman da dava açmayı düşünmediğini söylemişti. Bu dava, TANÖR’e yapılan haksız­lıkları bir türlü içine sindiremeyen kardeşi Ali TANÖR’ün zorlamasıyla açılmış ve Bülent’in soruşturma kuruluna sunduğu savunma esas alınarak Av. Handan SANER tarafından başarıyla yürütül­müştür. Bu davanın ayrıntılarına girmek bana düşmez. Merak edenler Av. Handan SANER’e başvurabilirler. Ben sa­dece İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nde görülen 2001/1210 Esas sayılı davada uyarı cezasının da iptal edildiğini belirtmekle yetini­yorum.
IV. TANÖR’ü Üniversite Öğretim Üyeliği Mesleğinden Çıkarma Önerisi:
   Yukarda olumsuz sicil işlemi incelenirken bu işlemin ilk gerekçesinin “- TÜSİAD tarafından herhangi bir başvurusu olmaması ve döner sermaye hesabına yatırılmış bir meblağın bulunmadığının tespit edilmesi” olarak açık­landığını be­lirtmiştim. İşte bu gerekçe, daha sonra Rektör tarafından açılan bir başka soruştur­manın konusudur. Bu soruşturma, İ.Ü. Rektörlüğü’nün TA­NÖR’e uyguladığı hak­sız işlemlerin doruk noktasını oluşturmaktadır. Soruş­turma sonunda önerilen ceza, kamu oyunda büyük bir tepki uyandırmasına rağmen, olayın gerçek boyutları, Yüksek Disiplin Kurulu olarak görev yapan YÖK Yürütme Kurulu’nun –belki de olacakları sezip-, bu soruşturmayı uykuya yatırması nedeniyle örtülü kalmıştır. Konunun aydınlatılması için, önce yasal durumun incelenmesi (A) ve sonra bu ya­sal durumu doğrulayan iki raporun ortaya konulması (B) ve daha sonra da soruş­turmanın seyri (C) hakkında bilgi verilmesi gerekli ve yeterli olacaktır. Bu üç konu, Dosyanın tarafımdan ince­lenmesi sonunda hazırlanan savunmanın ana nok­talarıdır. Israrlı taleplerimize rağmen bu savunmayı yapma imkanı bize verilme­miştir.
A. Yasal Durum:
1) 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’nun 36. maddesi, üniversitede tam gün görev yapan profesör ve doçentlerle ilgili olarak şu hükme yer ver­mektedir:
Bu profesör veya doçentler, bütün mesailerini üniversite ile ilgili ça­lışma­lara hasrederler.
Bunlar, özel konularda belirlenen görevler ve telif hakları hariç olmak üzere, yükseköğretim kurumlarından başka yerlerde ücretli veya ücretsiz, resmi veya özel başkaca herhangi bir iş göremezler, ek görev alamazlar, serbest meslek icra edemezler
Görülüyor ki burada telif hakları, tam gün çalışma düzeninin bir is­tisnası olarak öngörülmüştür.
2) Yönetmeliğin 11/a-1 . maddesi de bu hükmün yaptırımı niteliğini taşı­yan ve ona aykırı olması mümkün olmayan bir düzenlemedir. Buna göre:
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu veya diğer kanunlarda yer alan hü­kümler uyarınca çalışmalarına yükseköğretim kurumlarınca ve üst kuruluşun yet­kili organlarınca izin verilenler hariç, yükseköğretim kurumlarından başka yerde ücretli veya ücretsiz, resmi veya özel bir iş görmek, ek görev alma veya, serbest meslek icra etmek”; “üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezasını gerektiren fiil ve haller”den biridir.
İşte Bülent TANÖR, bu hükme dayanılarak üniversite öğretim mesleğin­den çıkarılmak istenmiştir.
3) Hukukçu olmayan Rektör ve soruşturma kurulu üyeleri, Yönetmeliğin 11/a-1 maddesinde “telif hakları hariç” ibaresinin yer almadığını düşünerek, Bü­lent TANÖR’e üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezasını önermiş olabilir­ler. Oysa Yasanın 36. maddesi ile Yönetmeliğin 11/a-1 maddesini bir arada oku­madan, salt 11/a-1’deki hükme dayanarak Bülent TANÖR’ü suçla­mak, hukuk mantığını ters-yüz etmek demektir. Telif hakları, yasanın tam gün esası ile ilgili düzenlemesinde açık bir istisna olarak öngörülmüştür. Yasanın öngördüğü bir hak­kın, kurallar hiyerarşisinde iki alt kademede yer alan bir yönetmelik hükmü ile kal­dırılması mümkün değildir. Şu halde yasanın bir istisna olarak tanıdığı telif hakkı kapsamındaki bir çalışmanın Yönetmeliğin 11/a-1 maddesi kapsamında olamaya­cağı kuşkusuzdur. Esasen suçta ve cezada kanunilik prensibi de bunu gerektirmek­tedir.
Aksi düşünülecek olursa, hiçbir öğretim üyesinin üniversitesinden izin al­madan telif ücreti karşılığında bilimsel yayın yapması, hatta ders kitabı bas­tırması mümkün değildir. Böyle bir izin yükümlülüğü ise öğretim üyeleri üze­rinde baskı kurma aracı olarak kullanılmaya müsaittir. Telif ücreti karşılığı bi­limsel yayını izne bağlama, bilim özgürlüğüne açıkça aykırıdır. Bu gerçeği kavrayabilmek için 2547 sayılı Yasanın “Profesörlüğe Yükselme ve Atama” başlıklı 26. maddesinin a/2 bendine bakmak yeterlidir. Zira burada “uluslara­rası düzeyde orijinal yayınlar yapmak” profesörlüğe yükseltilmenin ana ko­şulu olarak düzenlenmiştir. Böyle bir yayını izin koşuluna bağlamak profesör­lüğe yükselmeyi de izin koşuluna bağla­maktan farksızdır.
4) Olayın bir başka boyutu da döner sermaye kapsamındaki işlerle ilgi­lidir.
Bu konuda ilk akla gelen hüküm 2547 sayılı Yasanın 37. maddesidir. Bu maddeye göre:
Yükseköğretim kurumları dışındaki kuruluş ve kişilerce, üniversite içinde veya hizmetin gerektirdiği yerde, üniversiteler ve bağlı birimlerinden istenecek bilimsel görüş, proje, araştırma ve benzeri hizmetler … üniversite yönetim kuru­lunca kabul edilecek esaslara bağlı olmak üzere yapılabilir. Bu hususta alınacak ücretler, ilgili yüksek öğretim kurumunun veya buna bağlı birimin döner sermaye­sine gelir kaydedilir.
Görülüyor ki bu hüküm kapsamında bir çalışmanın söz konusu olabil­mesi için her şeyden önce “bilimsel görüş, proje, araştırma ve benzeri hiz­metler”in, “üniversiteler ve bağlı birimlerinden istenmiş olması” gerekir.
Nitekim “İ.Ü. Hukuk Fakültesi Döner Sermaye Yönetmeliği”nin 3 a mad­desi de 37. maddeye paralel bir biçimde “Yükseköğretim kurumları dışın­daki ku­ruluşlar ve gerçek ve tüzel kişiler tarafından istenecek bilimsel görüş, araştırma, uygulama ve benzeri hizmetler ve buna ilişkin raporların düzen­lenmesi” nden söz edilmektedir. Buradaki talebin döner sermaye işletmesine yöneltilmesi gerek­tiği kuşkusuzdur.
Oysa Bülent TANÖR’ün soruşturma konusu çalışması TÜSİAD tarafın­dan üniversiteden ya da döner sermaye işletmesinden değil, doğrudan doğruya kendi­sinden istenmiştir. Bu nedenle bu hükümler kapsamına da sokulamaz.
 
B. Yasal Durumu Doğrulayan Raporlar:
1) İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü TANÖR hakkında yukarda açıklanan suçlamaya dayalı olarak ilk soruşturma emrini 02.02.2000 tarihli bir yazıyla ver­miştir. Bu yazıda belirlenen Soruşturma kurulu, Prof. Dr. Özdem Anğ baş­kanlı­ğında Prof. Dr. Erkan Topuz ve Prof. Dr. Metin Tuncel’den oluşturul­muştur. Bu Kurul’un Başkanı Özdem Anğ, 28 şubat 2000 tarihinde savunma yapmak üzere TANÖR’e, 11.02.2000 tarihli davet yazısı göndermiştir. Ancak bu arada Rektör, telif hakları konusunda Prof. Dinçer Gülen Başkanlığında bir inceleme komisyonu oluşturulduğunu, bu nedenle bu rapor hazırlanıncaya ka­dar soruşturmanın askıya alındığını bildirdiğinden, Soruşturma Kurulu Baş­kanı, 24.02. 2000 tarihli bir yazı ile savunma davetini ertelemiştir.
a) Rektör tarafından telif konusunu incelemek üzere kurulan komisyon, 10.04.2000 tarihinde raporunu Rektörlüğe sunmuştur. Raporda şu sonuca varıl­maktadır:
a) Yükseköğretim kurumları dışındaki kuruluş veya kişilerce, üniversi­teler veya bağlı birimlerinden istenecek bilimsel görüş, proje, araştırma ve benzeri hizmetlerin istenmesi halinde, ücretlerin, ilgili yükseköğretim kurulu­nun veya buna bağlı birimin döner sermayesine gelir kaydedilmesi gerektiği,
b) devamlı statüde çalışan … profesör ya da doçentin, dışarıdaki özel veya tüzel kişi ve kuruluşlarla ilgili olarak, serbest meslek, ek görev, resmi veya özel başkaca herhangi bir iş teşkil eden, örneğin iş veya hizmet sözleş­mesi uyarınca çalışmalar, sürekli veya pariodik sözlü yazılı programlar, tele­vizyon ve radyo programları, gazete ve mecmua köşe yazarlıkları ve benzer işler yapamayacağı; ancak söz konusu statüde çalışan profesör ve doçentler bu kapsamdaki işleri döner sermaye esaslarına göre yapabileceği, bunların dı­şında ortaya koyduğu telif eserler için telif haklarının döner sermayeye gelir kaydedilmesi gerekmediği,
…..
görüşüne oybirliği ile varılmıştır.”
b) Yukarda anılan Komisyon Raporunun ortaya koyduğu ilkelere göre Bü­lent TANÖR’ün TÜSİAD’la olan ilişkisinin, bir hizmet sözleşmesi ya da sürekli veya periyodik bir iş ilişkisi niteliği taşımadığı açıktır. Dolayısıyla, Bü­lent TANÖR’ün eser sahibi olduğu “Demokratik Standartların Yükseltilmesi” başlıklı TÜSİAD yayını, yine raporun ifadesiyle döner sermaye kapsamında bir iş niteliği de taşımamaktadır. TÜSİAD, demokratik standartların yükseltilmesi konusunda bir çalışma yapmak üzere üniversiteden bir talepte bulunmamış, doğrudan doğruya Bülent TANÖR’ün görüşlerine başvurmuştur. Bülent TA­NÖR’ün bu konudaki gö­rüşleri ise kendi düşüncesinin bir ürünü olup, telif hakkına konu bir eser niteliğin­dedir. Bu ürünün bir yayınevi tarafından yayın­lanmasıyla TÜSİAD tarafından ya­yımlanması arasında hiçbir nitelik farkı yoktur.
 
2) ÖZSUNAY’ın Raporu:
Yukarda Yüksek Disiplin Kurulu olarak görev yapan YÖK Yürütme Ku­rulu’nun –belki de Soruşturma Raporundaki zaafları sezip- TANÖR’ün üniver­site öğretim üyesi mesleğinden çıkarılmasını öneren Soruşturma Dosyasını uy­kuya ya­tırdığını belirtmiştik. Yüksek Disiplin Kurulu, bunu sağlamak için  TANÖR’ün soruşturma konusu olan çalışmasının telif hakkı kapsamında olup olmadığı husu­sunun tespitini Üniversitelerarası Kurul Başkanlığının ilgili ko­misyonlarına havale etmiştir. Bu komisyona yardımcı olmak üzere, telif hakları konusunun ülkemizdeki ustalarından, bu konuda yurt dışında da yayınları bulu­nan Prof. Dr. Ergun ÖZSUNAY ’a başvurarak, kendisinden olayı aydınlatan bir rapor hazırlamasını rica ettim. ÖZSUNAY, böyle bir raporu hazırlamayı, bilim adamı olmanın ve  ay­dın sorumluluğunun bir gereği olarak gördüğünü söyledi. Kendisine bu vesileyle teşekkür etmeyi borç biliyorum. 7 sayfalık bu raporun önemli bölümlerini aşağıda aktarıyorum.
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Hakkında Kanun evrensel bir ilkeyi be­nimsemiş ve eser sahipliği bakımından şu hükmü öngörmüştür. “Eser sahibi onu meydana getirendir.” (M.8) Bu bakımdan olayda “Türkiye’de Demokratik Stan­dartların Yükseltilmesi –Tartışmalar ve Son Gelişmeler” adlı eserin sahi­binin (author, Urheber) araştırmayı yapan ve eseri kaleme alan Prof. Dr. Bü­lent Tanör olduğu tartışması gereksiz bir durumdur. “Eserin sahibi onu mey­dana getiren kişi­dir” hükmü yayımcıların, yapımcıların ve tüzel kişilerin eser sahibi olarak kabul edilmelerine engeldir” (Ünal TEKİNALP, Fikri Mülkiyet Hukuku İstanbul 1999, s.136).
...
Eser sahibinin eser üzerindeki hakkı, herkese karşı yöneltilebilen bir mutlak haktır. Eserin kapağında ve iç sayfasında Bülent Tanör’ün adının zik­redilip zikre­dilmemesinin, onun eser sahipliği hakkına herhangi bir zarar getirmeyeceği apa­çıktır. Bu eserde eser sahibinin adının hiç anılmamış olması bile eser sahibinin hakkını ortadan kaldıracak bir sonuç doğurmaz. Kaldı ki eserin önsözünde çalış­manın Prof.Dr. TANÖR, tarafından yapıldığı apaçık belirtilmiştir; ayrıca bir kaç sayfa sonra da Bülent TANÖR’ün özgeçmişi ve­rilmiştir.
.......
2547 sayılı Kanunun 36. maddesi “özel konularda belirlenen görevler” ile “telif hakları hariç olmak üzere, tam gün görev yapan profesör ve doçentle­rin başka yerlerde iş görmelerini, ek görev almalarını ve serbest meslek icra etmele­rini yasaklamıştır. Yönetmeliğin 11/a-1 hükmü de m.36’yı bütünleyici bir çözüm öngörmektedir.
Bu hükme göre, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu veya diğer kanun­larda yer alan hükümler uyarınca çalışmalarına yükseköğretim kurumlarınca ve üst ku­ruluşun yetkili organlarınca izin verilenler hariç, yükseköğretim ku­rumlarından başka yerde ücretli veya ücretsiz, resmi veya özel bir iş görmek, ek görev alma veya, serbest meslek icra etmek üniversite öğretim mesleğinden çıkarılmayı ge­rektirir.
Yönetmelik m.11/a-1 hükmü 2547 sayılı Kanunun 36. maddesiyle birlikte in­celendiğinde, üniversite öğretim üyeliğinden çıkarılma cezasının,
-                    özel konularda belirlenen görevler,
-                    telif hakları ve
-                    2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu veya diğer kanunlarda yer alan hükümler uyarınca çalışmalarına yükseköğretim kurumlarınca ve üst ku­ruluşun yetkili organlarınca izin verilenler
hariç olmak üzere,
-                    yüksek öğretim kurumlarından başka bir yerde, ücretli veya ücret­siz, resmi veya özel bir iş görenlere;
-                    ek görev alanlara veya
-                    serbest meslek icra dedenlere
uygulanacağı anlaşılmaktadır.
Prof. Dr. TANÖR’le ilgili olay, 2547 sayılı Kanun’un 36. maddesinde öngö­rülen bir istisna durumuna ilişkin olduğundan, Tanör hakkında Yönetme­liğin m.11/a-1 hükmünün uygulanabilmesi mümkün değildir.
Bu nedenle Soruşturma Raporunda ... yetersiz hukuki inceleme sonu­cunda Prof. Tanör hakkında Yönetmeliğin m.11/a-1 hükmünün uygulanmasına ilişkin gö­rüş tümüyle yanlış ve hukuka aykırıdır.”
C. Soruşturmanın Seyri:
Yasal durum ve onu doğrulayan raporları böylece gördükten sonra şimdi tek­rar başlangıç noktasına dönebiliriz. İ.Ü. Rektörü, kendi görevlendirdiği inceleme komisyonunun Bülent’i haklı çıkardığını ve soruşturma kurulunun bu raporla Bü­lent’i aklamaktan başka bir karar veremeyeceğini anlamış olmalı ki, rapor alma gerekçesiyle ertelediği soruşturmayı aylarca hiçbir işlem yapmaksı­zın dondurmuş­tur. Raporun Rektörlüğe sunulmasından sonraki gelişmeler, soruşturmadaki hukuki sakatlıkların en çarpıcı boyutlarını oluşturmaktadır. Bir kere erteleme nedeni olan rapor, 10.04.2000 tarihinde Rektörlüğe sunulmuştu. Bundan sonra beklemeyi ge­rektirecek hiçbir neden kalmamıştı. Oysa Rektör, 2001 yılının ocak ayına kadar beklemeyi tercih etti. Tabii bu arada tesadüfen (!) soruşturma kurulunun başkanı ve bir üyesi yaş haddinden emekli oldu. Ve Sayın Rektör bunu gerekçe göstererek yeni bir soruşturma kurulu oluşturarak soruşturmayı yeniden başlattı. İyi de o za­man bu iki üyenin emekli olması için niye beklendi ? Sorunun cevabı sanırım kendi içinde. Eski Kurul’da üye olan Prof. Dr. Erkan TOPUZ, başkanlığa getirildi ve  Prof. Dr. Ercan ÖNGÖR ile  Prof.Dr. Refik YİĞİT yeni üyeler olarak seçildiler.
Yukarda özetlenen inceleme komisyonu raporu,  Bülent TANÖR tara­fından savunması ile birlikte yeni Soruşturma Kurulu’na sunulduğu halde, Ku­rul bu ra­pora adeta gözlerini kapattı. Soruşturma Kurulu Raporunda, İnceleme Komis­yonu’nun Bülent’i haklı çıkaran görüşleri -tek bir satırla olsun- yer al­madı. Hiçbiri hukukçu olmayan Soruşturma Kurulu üyelerinin, Bülent TA­NÖR’ü suçlu çıkara­cak hukuki yorumlar üretmek için oldukça zorlandıkları anlaşılıyor. Soruşturma Kurulu’nun bu gerekçelerini tarihin objektif gözlemin­den yoksun bırakmaya gön­lüm razı olmadı. Yukarıdaki raporlarla karşılaştırıp siz de bir kanaat edinebilirsiniz.
Bu kanun maddeleri ve uygulama gereği TÜSİAD tarafından üniversi­teye başvurularak ısmarlanmamış olsa dahi raporun yapılmasına bağlı olarak Prof. TANÖR’e ödenen meblağın bilgisinin kendisi tarafından Hukuk Fakültesi Deka­nına verilmesi ve olayın 36. madde kapsamında mütala edilmemesi ile doğrudan telif hakkı olarak ücret alındığının bildirilmesi ve bu konuda Döner Sermaye yetkili kurulu olan Yönetim Kurulunun durumu mütalaa ederek bir karar vermesinin ta­lebi yoluna gidilmesi gerekirdi.
Halbuki olay tümü ile tersine işlemiş ve idare sorgu açmıştır. Bu rapor şayet mesai içinde düzenlenmiş ve hazırlanmış ise, gelirinin tartışmasız döner sermayeye kaydedilmesi ve Hukuk Fakültesi uygulamaları içinde katkıda bulu­nan öğretim üyesine pay verilmesi mümkündür.
Şayet mesai dışında tümü ile özel olarak hazırlanmış ise, gene aynı yolla ha­zırlayan öğretim üyesince ilgili Yönetim Kuruluna başvurularak işlem ya­pılmasının istenmesi ve mesai dışı çalışma olarak pay talep edilmesi gerekirdi.
Başka bir deyimle böyle bir çalışmayı yapan tam gün çalışma koşulla­rındaki bir öğretim üyesinin durumdan yetkili makamı haberdar etmesi ve elde ettiği geliri döner sermayeye kaydettirerek buradan pay istemenin hukuki yol­larını araştırması gerekirdi.
Esasen Prof. TANÖR., Komisyonumuza verdiği ifadede haksızlığın karşı­sında yargı ve kamu oyu yollarının bulunduğunu ikrar etmiş bulunmaktadır. İlgili Döner Sermaye yetkili Kurulu olarak Yönetim Kurulunun şayet bu çalış­masından dolayı kendisine bir pay vermemesi gibi bir kararı oluşursa, bunun iptali için sırası ile başvurulacak idari yargı yoluna gidilmesi gerekirdi. De­kanlığın olayı soran yazısına da bu şekilde yanıt verilmemiştir.
Bu ilginç raporda ilgimi çeken nokta, TANÖR’ün suç ikrarı. Sen ne yaptın Sevgili Bülent? Haksızlığın karşısında yargı ve kamuoyu yollarının bu­lunduğunu ikrar ettin. Şaka bir yana, bir hukukçunun cerrahlık yapması ne ise, bir cerrahın hukuki tahliller yapması da herhalde böyle olur deyip bu faslı ka­patıyorum.
Soruşturma Kurulu, yukarıdaki gerekçelerle TANÖR’e üniversite öğre­tim üyeliğinden çıkarma cezasının verilmesini önerdi. Bu öneri, Rektör tarafın­dan da benimsenerek, dosya, bu konuda karar vermeye yetkili makam olan Yüksek Disip­lin Kurulu’na gönderildi.  Kurul, önce Bülent TANÖR’ü 20.09.2001 günü sa­vunma yapmak üzere çağırdı, sonra bu çağrıyı 31.10.2001 gününe erteledi. Daha sonra ise bilinmeyen bir tarihe erteleme yaparak, yazılı başvurumuza rağmen sa­vunma talebimizi geri çevirdi. Üniversite öğretim mesleğinden çıkarma önerisinin karara bağlanması bu şekilde –bilerek ya da bilmeyerek- zamanaşımına uğratılmış oldu.
Bu soruşturma ile ilgili olarak dosyayı incelemek ve gerekli notları al­mak üzere Ankara’ya geldiğimde çok ilginç bir şeyle karşılaştım.  Konu ile hukuksal yönden hiçbir ilgisi bulunmayan bir makalenin  fotokopisi birileri tarafından ço­ğaltılarak Dosyaya konulmuş. Makale TANÖR’e ait. 25. Mayıs 1999 Milliyet’te yayımlanmış. “8. Madde Kalkmalı” başlığını taşıyor. Anlaşı­lan Dosyayı düzenle­yen ya da sonradan gözden geçiren kişi, dosyadaki Rapor ve belgeleri zayıf ve ye­tersiz bulmuş olmalı ki Bülent’in Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesi ile ilgili makalesini dosyaya koyarak, onun ne kadar tehlikeli (!) bir kişi olduğunu, Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesine bile karşı çıktığını Yüksek Disiplin Kurulu’na anlatmak istemiş. Kim bilir belki bu makaleyi görenlerden biri aradan bir kaç yıl geçtikten sonra onun etkisinde ka­lıp, bu maddenin 19.7.2003 tarih ve 25173 sayılı R.G.'de yayımlanan, 15.7.2003 tarih ve 4928 sayılı Kanun’un 19. mad­desinin (b) bendi hükmü gere­ğince yürürlükten kaldırılmasını sağlamıştır. Ne dersiniz?
V. Ferman Demirkol’un İ.Ü. Anayasa Hukuku
Anabilim Dalına Atanması ile İlgili Dava:
Şimdi tekrar olayların başlangıç noktasına dönüyoruz. Yukarda da açık­lan­dığı üzere Hukuk Fakültesi’nin tüm kurulları Ferman Demirkol’un Anayasa Hu­kuku Anabilim Dalına atanmasının uygun olmayacağı yönünde görüş bil­dirmiş olmasına rağmen, Rektör, Demirkol’u resen atama yolunu benimsemiş­tir. TANÖR’ün bu işlemin iptali için İstanbul 2. İdare Mahkemesi’nde açtığı dava, ol­dukça uzun sürmüştür. 2000 yılının ikinci yarısında açılan bu dava, Bülent’in ölü­münden sekiz ay kadar sonra  25.06.2003 gün ve E.2000/1054 ve K. 2003/ 825 sayılı kararla sonuçlanmıştır.
Kararın uzamasının temel nedeni, 26.12.2000 ile 25.09.2001 tarihleri ara­sında Mahkemece üç kez talep edilmesine rağmen, İ.Ü. Rektörlüğünün, Demirkol’un eserlerini göndermekten ısrarla kaçınmasıdır. Rektörlük, “bilirkişi incelemesinden rücu edilmesi istemi” ile ve bu talebin reddi üzerine “ belgele­rin bulunamadığı” gibi bahanelerle Mahkemeyi oyalamış, bunun üzerine Mah­keme, son ara kararının da yerine getirilmemesi üzerine dosya üzerinde yaptığı inceleme sonunda Demirkol’un yayınlarının üniversitenin belirlediği atama kriterlerine uy­gun olmadığını tespit ederek yürütmenin durdurulmasına karar vermiştir.
Bu karara karşı yapılan itiraz üzerine Bölge İdare Mahkemesi, talimat yo­luyla  Ankara 6. İdare Mahkemesi’ne bilirkişi incelemesi yaptırmıştır. Bun­dan son­raki gelişmeyi 2.İdare Mahkemesi’nin nihai kararından aynen aktarıyo­rum:
“ .... Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Prof. Dr. Hayati Hazır ve Prof. Dr. Meh­met Turan tarafından düzenlenen raporda özetle; adayın incelenen eserle­rinin ge­nel olarak anayasa hukuku disiplinine orijinal katkı sağlayacak nite­likte görülme­diği, bunların esas itibariyle tasviri veya derleme niteliğinde çalışmalar olduğu, akademik bilgilerden ziyade genel okuyucuya hitap eder nitelikte bulunduğu, ay­rıca anayasa hukuku ile ilgili terminoloji ve kavramlar konusunda da bu çalışma­larda ciddi sorunlar bulunduğu, gerek tek tek gerekse bir bütün olarak ele alın­dıklarında bu çalışmaların anayasa hukuku disiplinini konu edinmiş olmakla bera­ber Türk Anayasa Hukuku Doktrinine bir katkı getirdiğinin söylenemeyeceği, bu duruma göre, Dr. Ferman Demirkol’un her­hangi bir hukuk fakültesinde öğretim üyesi (Yrd. Doç.) olarak atanmasının yerleşik akademik standartlar bakımından uygun olmadığı kanaati belirtilmiş bulunmaktadır.
Bilirkişilerin bu raporu üzerine Bölge İdare Mahkemesi yürütmenin dur­du­rulması kararına karşı yapılan itirazı reddetmiştir. Bülent tümüyle haklı çıkmıştı. Ama şimdi sorun, onun ölümünün, bu haklılığın zorunlu sonuçlarını ortadan kaldı­rıp kaldırmayacağı noktasında düğümleniyordu. Bunu düşünmek bile insanı huzur­suz ediyordu. Ama mücadelenin devam etmesi gerekiyordu. Bülent’in eşi, kardeşi ve annesi bu görevi üstlendiler ve davayı takip için baş­vuruda bulundular. Öğretim Üyeleri Derneği de aynı şekilde davaya müdahil olarak katılma isteğinde bulundu. Mahkeme bir süre sonra mirasçıları ve Der­neği duruşmaya çağırdı..
Bu aşamada Bülent’i savunma nöbetini mesleğin ustalarından Av. Tur­gut KAZAN devralmıştı. Duruşmada mirasçıların davayı takip hakkını büyük bir vu­kufla savundu ve daha sonra Mahkemeye sunduğu çeşitli yargı kararla­rıyla da du­ruşmadaki görüşlerini güçlendirdi ve Mahkeme’nin karar sürecine yardımcı oldu.
Mahkeme, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun dava açmayı “kişisel hakkın ihlali” koşuluna bağlayan hükmünü iptal eden Anayasa Mahkemesi ka­rarına ve bu karardaki gerekçelere vurgu yaparak şu sonuca ulaştı:
Anayasa Mahkemesi kararında açıklıkla vurgulandığı üzere iptal da­vası açılabilmesi için gerçek ya da tüzel kişiler ile dava konusu edilen işlem arasında meşru, güncel ve ciddi bir ilişkinin , başka bir anlatımla menfaat ba­ğının bulun­ması yeterlidir.
Bu itibarla davanın açıldığı 31.08.2000 tarihinde İ.Ü. H.F. Anayasa Hukukuk Anabilim Dalı öğretim üyesi olan davacı Prof. Dr. B. Tanör’le anabilim dalındaki yardımcı doçent kadrosuna atama yapılmasına ilişkin dava konusu işlem arasında kamu yararından kaynaklanan meşru, güncel ve ciddi bir ilişkinin bulun­duğu tartışmasız olduğundan davanın açılmasında ehliyet yönünden hukuka aykı­rılık bulunmamaktadır.
Davacının G.S. Üniversitesine atanması ve daha sonra ölümü nedeniyle menfaat alakasının kalmadığı iddiasına gelince, iptal davalarında davanın açıl­ması sırasında menfaat ilişkisinin bulunması yeterli olup, bu ilişkinin dava sonuna kadar kesintisiz devam etmesi gerekmemektedir. Davayı açan kişinin iradesi dı­şında dava sürecindeki menfaat ilişkisini koparan işlemlerin davanın görülmesini ve karara bağlanmasını engellemeyeceği idari yargı kararlarında kabul edilmekte­dir.
Bu itibarla davacının görev değişikliği ve daha sonra da ... yasal miras­çıları olan eşi Prof. Dr. Öget Tanör, kardeşi Ali Tanör ve annesi Sabahat Ersin (Hüroğlu)nun miras hukukundan kaynaklanan maddi ve manevi haklarını kul­lana­rak 2577 sayılı Yasa’nın 26. maddesine göre davayı takip ve yenileme talepleri yerinde görülerek adı geçen kişilerin Prof. Dr. B. TANÖR’ün yerine davacı olarak ikame edilmesine oyçokluğu ile karar verilmiş bulunduğundan davalı idarenin bu yöndeki itirazları yerinde görülmeyerek işin esasına geçil­miştir.
Bu kararı okuduğum zaman, hukuka ve adalete olan inancımın daha da güç­lendiğini hissettim. Ve bu örnek kararın esasa ilişkin bölümlerini de aynı duygu içinde okudum:
Bilindiği üzere, idarenin tüm faaliyetlerinde önceden belirlenmiş olan hu­kuk kurallarına uyması Hukuk Devleti ilkesinin gereğidir.
Anayasamızın 2. Maddesinde, “Cumhuriyetin Nitelikleri” arasında sa­yılan Hukuk Devleti ilkesi, bütün uygar ve demokratik rejimlerin temel özellik­lerinden biridir. Anayasa Mahkemesinin tanımlamasıyla “Hukuk Devleti” in­san haklarına saygılı ve bu hakları koruyucu adil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettir­mekle kendisini yükümlü sayan, bütün işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan devlettir.
Anayasamızın 125. Maddesine göre, idarenin her türlü eylem ve işlemle­rine karşı yargı yolu açıktır
İdarenin yargısal denetiminde, mevcut hukuk düzenine uygun biçimde oluş­turulması gereken idari işlemlerin menfaatini zedelediğini ileri süren ilgi­lilerce hukuka aykırı oldukları iddiasıyla iptal davasına konu edilmesi duru­munda idari yargı yerlerince, önce hukuken geçerli şekilde ve usullerde tesis edilip edilmedikle­rinin, sonra da işlemlerin idareye verilen yetkiye ve öngörü­len amaca uygun kulla­nılıp kullanılmadığının tesbit edilmesi gerekmektedir.
Kamu idareleri, insan-toplum ihtiyaçlarının maddi hayattaki görünümü de­mek olan kamu hizmetlerinin yürütülmesinde kamu hizmetlerinin gerekleriyle kamu yararını gözönünde tutmak zorunluluğundadır. Bu itibarla idarenin her türlü işle­minin amacı kamu yararı olmalıdır.
T.C., Anayasası’nın 130. maddesine göre, Çağdaş eğitim-öğretim esas­larına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiş­tirmek amacıyla kurulan üniversitelerde 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 4. maddesinde öngörülen amaçlar ve 5. maddesinde belirtilen genel ilkeler doğrultu­sunda yürütülmesi gereken eğitim-öğretim hizmetlerinin her aşamasında kamu ya­rarının amaçlanması Hukuk Devleti ilkesinin vazge­çilemez gereklerindendir.
Ülkemizin en eski ve köklü üniversitelerinden biri olan İstanbul Üniversi­tesi’nin Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları’nın hazırlanmasındaki tarihsel konumu dikkate alındığında, bu Üniversitenin Anayasa Hukuku Ana Bilim Dalı Öğretim Üyeliği’ne yapılacak atamanın Türk Toplumunun Sosyal ve Siyasal Yaşamında ne denli önemli olduğu açıkça ortaya çıkacaktır.
Bu itibarla, Anayasa Hukuku ABD Yardımcı doçentlik kadrosuna yapı­lan atamada, adayın yayınları ve çalışlamalarıyla Üniversite Senatosu tarafın­dan ka­bul edilen Atama Kriterlerinde öngörülen niteliklere sahip olup olmadı­ğının usul ve esas yönlerinden incelenmesi dava konusu işlemin hukuka uy­gunluğunun ve kamu yararına tesis edilip edilmediğinin belirlenmesi bakımın­dan zorunludur.
 
 . . . . .
Dava dosyasında yer alan belge ve bilgiler incelendiğinde; adayın doktora tezi dışında en az 5 özgün çalışmasının incelenmesi gerekirken doktora tezi ile bir­likte dört çalışmasının incelenmesi usul yönünden hukuka aykırı olduğu gibi, usul yönünden hukuka aykırı olarak eksik çalışmaların incelenmesi suretiyle oluşan iki olumlu, bir olumsuz görüşü inceleyerek adayın yayınlarının atama kriterlerine bi­limsel yönden uymadığı yönündeki 4.7.2000 günlü ve 21 sayılı Hukuk Fakültesi Yönetim Kurulu’nun olumsuz görüşüne rağmen İstanbul Üniversitesi Rektörü ta­rafından adayın Yardımcı doçentlik kadrosuna atanması hukuka aykırı bulun­muştur.
Öte yandan, davacının bilimsel yeterliliğinin belirlenmesi yönünde İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’nce talimat yoluyla Ankara 6. İdare Mahkemesi’ne yaptı­rılan bilirkişi incelemesi sonucunda düzenlenen raporda da, adayın incelenen ça­lışmalarının bilimsel yönden yetersiz olduğu ve Dr. Ferman Demirkol’un herhangi bir Hukuk Fakültesinde Öğretim Üyeliğine (Yrd. Doç.’liğe) atanmasının yerleşik akademik standartlar bakımından uygun olmadığı kanaati belirtilmiştir.
Bilimsel yönden yeterli olan ve hüküm vermeye uygun bulunan bilirkişi ra­poruna karşı yapılan itiraz yerinde görülmeyerek hükme esas alınmıştır..
Söz konusu bilirkişi raporunun içeriği de davacının iddialarının yerinde ol­duğunu ve atama işleminin kamu yararına uygun tesis edilmediğini açık biçimde gösterdiğinden dava konusu işlemin hukuka aykırı olduðu kanaatına varılmıştır.
Her ne kadar davalı idarece adayın mecburi hizmet yükümlülüğü nedeniyle Üniversitede 10 yıl süreyle çalışması gerektiği ileri sürülmekte ise de bilimsel ye­terlilik ve kriterlerin arandığı akademik kariyer yükselmelerinde bu durumun dik­kate alınması mümkün bulunmadığından davalı idarenin bu yöndeki iddiasına iti­bar edilmesi mümkün görülmemiştir.
Böylece Bülent’e yapılan tüm haksızlıklar, gerekli cevabı yargıdan almış oldu. Şimdi düşünüyorum. Bütün bu mücadelede Bülent’in kişisel bir çıkarı var mıydı ? İstese fildişi kuleye çekilir; mücadeleyi yalnızca hastalığına karşı yürütür. kalan gücünü de bilimsel çalışmalarına  ayırabilirdi. Böylece yönetimle de hiçbir kavgası olmazdı. Ama o hepsini birlikte yürütmeyi, zamanının önemli bir bölü­münü öğrencilerine ayırmayı, nereden gelirse gelsin haksızlıklara karşı savaşmayı, ülkenin ve üniversitenin demokratikleşmesi, insan haklarının ve hukuk devletinin yerleşip gelişmesi için var gücüyle çalışmayı, aydın olma sorumluluğunun bir ge­reği olarak gördü. Hastalık dahil hiçbir şey onu yıldıramadı. Ölümü dahi haksız­lıkları yenmesini engelleyemedi. Ve bu kişiliği ile hepimize örnek oldu. Bıraktığı eserlerle ışık saçmaya devam etti. Bu ışık sönmeyecek, çünkü onu örnek alanların ellerinde birer meşale olarak sürüp gidecek.
 


*           Öğretim üyesi, Bülent Tanör’ün arkadaşı, avukatı. Anayasa Mahkemesi üyesi

devamını oku >>
Çelikel Aysel
 Demokrasi Mücadelesinde Bir Bilim Adamı:
Prof. Dr. Bülent Tanör
 
Aysel Çelikel
Yaşamı boyunca demokrasinin ve insan haklarının gelişmesinde unutulmaz eserleri ve etkileyici kişiliği ile öncülük etmiş olan değerli bilim adamı Prof. Dr. Bülent Tanör için düşünce ve duygularımı anlatmak bana onur veriyor. Bülent Tanör yalnız anılarımızda değil, aynı zamanda ömrünü vakfet­tiği yeri doldurulmaz eserleriyle de yaşıyor. Onu ülkemizin aydınlarına ve genç hukukçularına tanıtmanın bir görev olduğunu düşünüyorum.
Bülent Tanör gençlik yıllarından itibaren İstanbul Hukuk Fakültesi’nin dinamik, üretken gençlerine demokrasinin erdemini, dürüstlüğü, özgüveni öğ­retirken, bilimsel çalışmanın değerini ön planda tutan kişiliği ile kendisini ka­bul ettirmesini bilen bir akademisyen olmuştur. Akademik gelenek ve akade­mik özgürlükler konusunda da kararlı mücadelesi ile herkesi etkilemeyi bil­miştir.
Bülent Tanör’ün Anayasa Hukuku çalışmalarının içinde, Cumhuriyeti­mizin kuruluş felsefesi, Atatürkçülüğün değeri ve anlamını içeren çalışmaları önemli bir yer tutar. O akıllı bir Atatürkçü olarak devrimlerin ülkemizde de­mokrasinin ilk ışıkları olduğunu bilimsel olarak kanıtlayan eserleriyle aydınla­rın gönlünde yer almıştır. Sevgi ve saygı toplamasının bir nedeninin de bu yaklaşımı olduğunu düşünüyorum.
Ben, Bülent Tanör’ü İstanbul Hukuk Fakültesi’ndeki beş yıllık dekanlık görevim sırasında yakından tanıma fırsatı buldum. Gereksiz ve içi boş konuş­malarla zamanını harcamayan, gerekli ve yararlı her çalışma için her zaman hazır olan, gönlü hep kendini gerçekten bağlı hissettiği fakültesi ile beraber olan yaklaşımı ile bulunmaz bir meslektaş olmuştur. Akademik özgürlükler ve gelenekler onun çok önem verdiği değerlerdi. Onar’ın, Sarıca’nın, Tunaya’nın ve diğer hocalarımızın eseri olan İstanbul Hukuk Fakültesi’nin ve “hukuka bağlı yönetim” anlayışının yüceltilmesi onun için bir yaşam felsefesiydi diye düşünüyorum. Bu uğurda verdiği mücadele unutulmayacaktır. Fakültemizin arka arkaya uğradığı darbelere rağmen son ana kadar tek başına uğraş vermiş, sonunda Galatasaray Üniversitesi’nin içtenlikli davetini kabul etmek zorunda kalmıştır.
Hukuk fakültesi’nin 1998’den sonra uğradığı haksızlıklar, ve yapılan hu­kuksuz işlemler için mücadelesini yargı yolu ile de devam ettirmiştir. Sonu gelmez soruşturmalar ve hasta yatağından kalkarak savcılığa ifade vermek için adliyeye gidişleri aslında onu yormamış, mücadelesinden vazgeçirmemişti. Rektörlükçe Anayasa Kürsüsü’ne yapılan hukuksuz atamaya karşı açtığı iptal davasının, Bülent’in aramızdan ayrılmasından sonra onun haklılığını tescil eden biçimde sonuçlanması, başta sevgili eşi Öget Öktem Tanör olmak üzere üniversite camiasını onurlandırmıştır. Bülent Tanör gençliğe ölümünden sonra dahi, hukukun üstünlüğünün tek çıkar yol olduğu dersini vermiş olmanın onu­runu taşıyacaktır.
Sözlerimi kendisi ile ilgili bir anım ile bitirmek istiyorum. 1995 yılından itibaren hukuk fakültemizi kazanmış olan birinci sınıf öğrencilerine hukukun önemi ve geçmişten gelen üstün özellikleri taşıyan hukuk fakültemizle ilgili sohbet toplantısı yapma konusunda bir gelenek oluşturmuştuk.
Bu gelenek bu gün de devam etmektedir. O yıl dekan olarak ben ve Bü­lent birer konuşma yapacaktık. İnandırıcı ve açık ifadesi ile birey ve toplum için demokrasinin değerini ve gelişim sürecini anlatırken şu benzetmeyi yap­mıştı. Batıda demokrasinin gelişmesinde çok sesli müziğin etkisinin olabilece­ğini düşündüğünü, farklı seslerin bir uyum içinde birleşerek güzel bir müzik oluşturma alışkanlığının demokrasi ile yakın bağlantısı olduğunu söylüyordu. Bu benzetme benim ilk defa duyduğum ve katıldığım ilginç bir tespitti. O gün öğrencilerin sevgi dolu alkışlarıyla salondan ayrılmıştık.
Bülent Tanör’ün eşi olmak kolay bir olay değildi. Sevgili dostumuz bu sıfatı onurla taşıdı. Öget bu gün de Bülent’le beraber yaşıyor. Onun için yine eskisi gibi mutlu diye düşünüyorum.
Bir öğretim üyesi ve bir vatandaş olarak görevini hakkını vererek yerine getiren sevgili Bülent Tanör’e bir vatandaş ve bir hukukçu olarak şükranlarımı sunmak istiyorum.
 


İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı
devamını oku >>
Devrim Hakkı




Kaç Bülent Tanör'ümüz var ki!

Hakkı Devrim
Yakın akrabanız, arkadaşınız olmayan biri bu kadar sevilebilir mi?
Hastalığını öğreneli beri, Bülent Tanör her hatırıma geldiğinde içim tit¬redi. Sormaya korkuyordum telefonu açıp da Öget Hanım'a, nasılsınız, Bülent Bey nasıl diye?
İki gün önce gene aklımdaydı. Gene bir konuda bilgi almak için. - Cum¬hurbaşkanı'nın «kamusal alan» dediğinden maksadı sizce nedir, diye sormak için.
Hastalığı da dahil, eşini, bize onun haberlerini, varsa şikâyetlerini söy¬lemekten men ettiğini biliyorum.
Tarife dilimin yetmeyeceği bir asil ruhtan söz ediyorum size, onu anlata¬bilmekten aciz hissediyorum kendimi.
Bir insanı, ona fazla sokulamasanız da bu kadar sevmenin mümkün ol¬duğunu, küçük kardeşim yaşındaki Bülent Bey sayesinde öğrendim ben. Bir dostunuzun, insan ve bilim adamı olarak sizde böylesine bir saygı ve sevgi uyandırabileceğini hissetmenin mutluluğunu onun sayesinde yaşadım.
Bu toplumdan nefret ettiğim anlar olduysa, büyük kısmı mutlaka, ona hak ettiği itibarın gösterilmediğini, haksız muamelelere maruz bırakıldığını düşündüğüm zamanlar olmuştur. Yazık ki üniversite çevrelerinde...
Bülent Tanör'le 1970'li yılların başında tanıştık. Sanırım, Adnan Benk sayesinde. Ansiklopedicilik yıllarımızdı. 12 Mart'ta henüz değil, ama 12 Eylül darbesini yediklerinde, onun için de ayrıca üzülecek kadar tanıdığımdı. Hu¬kuk'tan 1963'te mezun, bizden 12 yıl sonra.
Fransa ve İsviçre üniversitelerinde hocalık yaptı (1983-1986). İstanbul Hukuk Fakültesi'ne 1990'da dönebilmişti.
Tanör değerinde hukukçular, onun saflığında ve bağımsızlığında bilim adamları, gerçek demokrasilerin sarsılmaz temel taşlarıdır. Binada bir zaaf hissediyorsanız eğer, bilin ki bu tür taşların değerini bilemediğiniz içindir.
Sefil hesap ve muameleleriyle hastalık yıllarında bile onu üzenleri, eleş¬tirmekle kalmayarak, saldırıp parçalamak ihtiyacı duyuşumun sebebi, eşini zor bulacağımı iyi bildiğim dostumun, cevap vermeye tenezzül etmeyen soylulu¬ğuydu.
Nur içinde yatsın!
Onu seven, sayan, bu az bulunur insanın değerini bilen herkes, benim de sevgilim. Hepsinin başı sağ olsun! Hepimizin...
Dara düştüğümde, bir telefona davranma şansımı daha kaybettim. Dünya daha da tenhalaştı...
devamını oku >>
Dönmez Adem
Müdürüm Prof. Dr. Bülent Tanör
 
Adem Dönmez
Değerli bilim adamı çok sevdiğim hocam ve müdürüm Prof. Dr. Bülent Tanör’le tanıştığım için kendimi şanslı görüyorum. Biliyorum ki Prof. Dr. Bü­lent Tanör’ü tanıyanlar da benim gibi düşünüyorlardır. Prof. Dr. Bülent Tanör’ü en iyi ne zaman tanıdım. İstanbul Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü seçildiği 06.04.1999 tarihinden itiba­ren kendisiyle çalışma imkanı bulduğumda tanıdım. On yıldır çalıştığım ku­rumda sadece adını duyduğum fakat kendisiyle şahsen tanışma fırsatını bula­madığım için üzülüyordum. Mer­kez Müdürü seçildiği tarihten itibaren kendi­siyle çalıştım. İnsan Hakları konusundaki çok değerli birikimlerini benimle de paylaştığı için ayrıca mutluyum. Farkındaysanız yazımda Prof.Dr. Bülent Tanör diye yazıyo­rum, bunun bir nedeni vardı, çünkü değerli hocam hiçbir zaman ünvanını kullanmak istemez sadece yazışmalarda adımı ve soyadımı yaz yeterli derdi. Yazışmalarda Profesör Doktor ünvanını yazmadığımda kendisine haksızlık edebileceğimi düşünürdüm. İmzasına açtığım evraklarda pro­fesör doktor ünvanını her gördüğünde yüzüme tebessümle baktığını hiç unutamam. Kendisi defalarca evraklarda ünvanımı yazmana gerek yok dese de ben yazma­dan hiçbir evrakı imzasına sunmazdım.
Prof. Dr. Bülent Tanör’le geçen üç yıla yakın çalışma hayatımda şu farklılığı da gördüm. Merkezle ilgili çalışmalarda herkesin her konudan haberi ve bilgisi olmasını isterdi. Merkez Müdürü olarak her konuya ciddiyetle eğilir, insan hakları konusunda çalışan sivil toplum örgütle­riyle de bağlantılarını ciddiyetle sürdürürdü.
Prof. Dr. Bülent Tanör öğrencileri için de ayrı yeri olan bir ho­caydı, her öğrencisiyle birebir ilgilenir her öğrencisinin sorularına içten­likle cevap verirdi. Prof.Dr. Bülent Tanör öğrencilerini ne kadar çok seviyorsa inanın öğrencileri de hocayı en az onun sevdiği kadar sevi­yorlardı. Hocanın sağlık durumunu bilen öğrencileri Merkeze her gün gelirler, hocanın durumu hakkında benden bilgi almaya çalışırlardı. Bu da gösteriyordu ki Prof. Dr. Bülent Tanör öğren­cileri için çok ama çok değerli bir hocaydı.
Hocayla ilgili bir anımı da sizlerle paylaşmak istedim. Bir gün Prof. Dr. Bülent Tanör evden beni aradı, “Adem, Necmi Bey’e ulaşamıyorum sanıyorum yeni anfide dersi olması gerekiyor, dersi bitti­ğinde beni aramasını söyler mi­sin”, demişti. “Tabi hocam söylerim”, dedim. Hocanın sesi sağlık sorunları dolayısıyla pek iyi gelmiyordu, telefonu kapattıktan sonra hocanın durumu hakkında kuşkularım art­mıştı. Hemen yeni anfiye gittim, Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu anayasa dersini anlatıyordu, bir süre dersin bitmesini bekledim fakat ders uzun sürdükçe Bülent hoca hakkında endişelenmeye başlıyordum. Dersin biti­şini daha fazla bekleyemedim, Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu kürsüde anayasa dersini anlatırken yanına sessizce yaklaşarak, “hocam”, dedim, “Prof. Dr. Bülent Tanör hoca size ulaşmaya çalışıyormuş, fakat ulaşa­madığını söyledi sizi bulup kendisini aramanızı istedi”, dedim. Yeni anfi dolu, öğrenciler sessiz sedasız benim Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu’na birşeyler söylediğimin farkına vardılar; tüm gözler dersin anlatıldığı kür­süye çevrilmişti. Aradan birkaç da­kika geçtikten sonra Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu dersi bitirmiş İnsan Hakları Merkezi’ne geldi. Belli ki Prof.Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu benim derse kadar gelip Prof. Dr. Bülent Tanör hoca size ulaşamıyormuş, aramanızı istiyor mesajını iletmemden etkilenmişti. Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu Merkez’den telefonla Prof. Dr. Bülent Tanör hocayı aradı, telefon görüşmesinde, “Hocam ben Necmi, sizi aramamı istemişsiniz umarım bir sorununuz yoktur, dersi yarıda bitirdim”, diyordu. Prof. Dr. Bülent Tanör de, “hayır Necmi bir sorunum yok, gayet iyiyim ilaçların etkisi dolayısıyla sesimde biraz problem var hepsi bu kadar. Neden dersi yarıda bitirdin?” diye sordu­ğunda, “hocam Adem derse kadar geldiğine göre sizin sağlık durumu­nuzdan endişe ettim” dedi. Prof. Dr. Bülent Tanör hoca yine bir sorunu­nun olmadığını Prof. Dr.Necmi Yüzbaşıoğlu’na söylediğini duyuyor ve Prof. Dr. Bülent Tanör hocanın sağlık durumunun iyi olmasına çok sevi­niyorum.
Bir yandan da düşünüyorum Prof. Dr. Bülent Tanör, “Necmi Bey beni hemen arasın” demesinin bir anlamı olmalı diye. Evet anlamı da şuydu: Tarih olarak tam hatırlayamıyorum o gün NTV televizyon kana­lından Prof. Dr. Bülent Tanör hocaya bir davet geliyor; anayasa hak­kında bazı bilgiler verebil­mesi için, NTV’den gelen davet üzerine kendi­sinin rahatsız olduğunu belirtiyor fakat, size bir arkadaşımı önerebilirim diyor. Önereceği arkadaşını da iki saat içinde NTV’ye bildireceği için önce Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu’na ulaşmak istemişti. Prof.Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu öneriyi kabul etti. Saat 15:00’de başla­yacak olan programa Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu davet edilmişti.
Bir sonraki gün Merkez’e gelen Merkez Müdürü Prof. Dr. Bülent Tanör, “Adem dün Necmi Bey’in dersini bölmüşsün, neden?” diye sordu bana. Bu sert bir üslup kesinlikle değildi. “Hocam Necmi Bey’in dersi­nin uzayacağını dü­şündüm. Bir de sizin sağlık durumunuzdan şüphe ederek notunuzu biran evvel Necmi Bey’e ulaştırmak istemiştim. Benim yapmak istediğim buydu”, dedim. Teşekkür etti fakat dersi bölecek ka­dar çok önemli bir husus olmadığını söy­ledi. Anladım ki dersin bölün­mesine içerlemişti. “Hocam Necmi Bey’in dersini böldüğüm için özür dilerim”, dedim. Kesinlikle özür dilenecek bir şey yapma­dığımı ama ne pahasına olursa olsun derslerin bölünemeyeceğini bana anlat­mıştı.
Hayatta olmasa da benim gönlümde her zaman yaşayan, kendisi ile çalı­şırken şevkle, azimle, hırsla yirmi dört saat emrinde olmaktan sıkıl­mayacağım nadir insan, Ruhun şad olsun.


 İstanbul Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezi sekreteri
devamını oku >>
Erbay Vecdi
Gözünü budaktan sakınmayan adam: Bülent Tanör
 
Vecdi Erbay
Asistanlık için yapılan sözlü sınava geç kalan genç adam, son anda ka­pıyı çalıp içeri girer. Uygun bir dille sınava girip giremeyeceğini sorar. Aslında sınav yeni bitmiştir. Buna rağmen ona bir şans tanınır ve sınava kabul edilir. Sorular sorulur, cevaplar alınır. Anayasa Hukuku Kürsüsü’nün genç asistanı Öget hanım, genç adamın sorulara verdiği cevaplar karşısında şaşkındır. “Nasıl allame, nasıl akıllı, nasıl biliyor her şeyi ... Müthiş!” diye tanımlayacaktır genç adamı. İlk izlenimi budur Öget hanımın ve zamanla yanılmadığını anlayacaktır. Hukuk Fakültesi’nin lisans ve lisansüstü sınavları için hazırladığı ödevler de akıllıcadır. Ama çalışkanlığıyla olduğu kadar karizmasıyla da dikkatleri çeken biridir.
Sonra bir gün, bir sınavda Öget hanımın kulağına eğilecek, yakınlığını ifade eden sözler fısıldayacaktır genç adam.
O genç adam Bülent Tanör’dü ve belki bu cümleyle, otuz altı yıl süre­cek, gerçek anlamda bir hayat arkadaşlığına dönüşecek bir ilişkinin ilk adımını atmıştı.
Bülent Tanör, ömrünün sonlarına doğru, TÜSİAD için hazırladığı ra­porla gündeme geldi. Bülent Tanör, bu rapor nedeniyle, değim yerindeyse, İstanbul Üniversitesi’nin rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun ve benzer güruhun gazabına uğramıştı. Sağlık sorunlarıyla mücadele ederken, bir yandan da Alemdaroğlu’yla mücadele etmek zorunda kalmıştı.
Aslında Kemal Alemdaroğlu’na karşı verdiği mücadele, satır araları iyi okunduğunda görülecektir ki, kendi hakları için olduğu kadar demokrasi ve özerk üniversite mücadelesidir.
Politik zamanlar ve aşk
Ama Bülent Tanör’ün bir aydın olarak verdiği demokrasi mücadelesi yeni değildir, çok eskilere dayanıyor. Üniversitede asistan olarak çalıştığı yıl­larda en büyük hayallerinden biri, akademik kariyer edinmektir. Ama öte yan­dan ülkede hızla gelişen politik bir süreç ve iliklerinde hissettiği büyük bir aşk vardır.
27 Mayıs Harekâtı, görece bir özgürlük ortamı hazırlamış, pek çok kitap art arda yayımlanmış, politik hareketlilik büyük ivme kazanmıştır. Bülent Tanör de uzak duramaz bu gelişmelerden ve kendini Beyaz Aydınlık Hareketi içinde ifade etmeye başlar. “Kırlardan şehirlere doğru devrim yapmak” fikri, kuşağından birçok insanı olduğu gibi, onu da etkilemiştir. O kadar ki, “Devrim olurken ben akademik kariyer peşinde koşamam” diye düşünmeye başlamış, bir süre sonra da köylüleri örgütlemek amacıyla kendini Söke’de bulmuştur. Ke­yifle sürdürdüğü akademik çalışmaları ve büyük aşkı Öget hanımı, hayalini kurduğu devrim gerçekleşinceye kadar geride bırakmıştır artık. Üstüne düşen görevi yapmak istiyor, köylerde gazete dağıtıyor, etrafına toplanan köylülere propaganda yapıyor ve bu konuda epey de mesafe kaydediyor.
O yıllardan ilginç anılarını, sonradan Öget hanıma ve yakın arkadaşla­rına anlatacaktır Bülent Tanör. Bu döneme ait anılarından biri oldukça ilginçtir: Köylüye benzesin diye köylü kıyafetleriyle dolaşmaktadır Söke ve köylerinde. Söke’de tanımadığı bir arkadaşıyla görüşecek, ama buluşma yerine erken gel­diği ve fazla dikkat çekmek istemediği için sinemaya gitmeye karar verir. Bilet kuyruğunda beklerken, arkasındaki adam, “Yürüsene dayı” diye çıkışır. Kas­ketli ve köylü kıyafetleri içindeki Bülent Tanör, arkasına dönüp köylüye bakar; köylü, Bülent Tanör’ün yüzüne bakınca, yaptığı yanlışı anlar. Bülent Tanör, ne köylüdür ne de dayıdır. Şaşıran köylü, “Affedersiniz beyefendi” diyerek du­rumu düzeltmeye çalışır.
Bir süre sonra, “Kırlardan şehirlere doğru devrim yapmak” fikri ters gelmeye başlar Bülent Tanör’e. Yolunda gitmeyen, yanlış bir şeyler vardır. Özeleştirisini verip ayrılır Beyaz Aydınlık Hareketi’nden. Ama hakkında da­valar açılmış ve aranmaktadır. Başında kasketi, üstünde köylü kıyafetleriyle İstanbul’a döner, Öget hanımın kapısını çalar.
Bülent Tanör’ün, Öget hanımın kulağına fısıldadığı sözlerden sonra ara­larında filizlenmeye başlayan aşk duygusu zamanla serpilmiştir. Ama bu aşk, bir tarafıyla imkânsızdır. Çünkü ikisi de evlidir. Birbirlerinden ayrılamayacak­larını anladıklarında boşanmak istemişler; Öget hanım, bunu kısa sürede ba­şarmıştır da. Ama Bülent Tanör’ün boşanabilmesi için aradan yılların geçmesi, İsviçre’ye sığınmaları gerekecektir. Bu süre içinde Bülent Tanör, büyük aşkla sevdiği Öget hanım ile eşi arasında kalmıştır. Boşanma girişimlerinde bulunur, ama eşinin psikolojik durumu buna hiç uygun değildir. Bülent Tanör Öget ha­nımla yaşar, ama boşanmak için fazla ısrarcı olmayı göze alamaz.
12 Mart, böyle bir durumda yakalar Bülent Tanör’ü.
Üniversitede değildir artık. Aktif politikadan çekilmiş olsa da hakkında açılmış davalar vardır ve cezaevine girmesi an meselesidir. Öget hanıma duy­duğu aşk onu ayakta tutar. Ama öte yandan boşanamamış olmanın baskısını da üstünde hisseder. İç dünyasında süren karmaşaya, 12 Mart’ın ülkeyi sürükle­diği karmaşa da eklenmiştir. Birçok aydın, işkencelerden ve hapis cezalarından kurtulmanın, mücadeleyi sürdürmenin yolu olarak Avrupa’ya çıkmayı seçmiş­tir. Bülent Tanör, akademik alanda daha yapacaklarının olduğuna inanıyordu ve bunları gerçekleştirebilmesi için hapse girmemesi gerekiyordu. Avrupa, siyasal nedenlerle ülkeyi terk etmek zorunda bırakılanlara sığınak olmuştu. Bülent Tanör’ün birçok tanıdığı Avrupa’nın çeşitli ülkelerine dağılmıştı. Bir yolunu bulup İsviçre’ye gitmeye karar verir.
İsviçre günleri
Galatasaray Lisesi’nden mezun olmanın avantajlarını görür sürgün yaşa­dığı İsviçre’de. Fransızca’yı çok iyi biliyor ve Avrupa kültürünün yabancısı değildir. Karşılaştığı zorlukları kısa sürede aşarak uyum sağlar İsviçre’nin Ce­nevre kentine. Kendisi gibi Avrupa’ya çıkmak zorunda bırakılan arkadaşlarıyla buluşmuş, küçük işlerde ve araştırmaları için kendisine büyük olanaklar tanıyan kütüphanede çalışmanın bir yolunu bulmuştur artık. Canını yakan tek şey, Öget hanımdan uzak olmasıdır. 
Ama Öget hanım hakkında da davalar açılmıştır. Kendi deyimiyle “iş­kenceden korktuğu için”, O da İsviçre’ye sığınır. Öget hanımın da İsviçre’ye gelmesi, İsviçre’de yaşamasını daha da kolaylaştıracaktır Bülent Tanör’ün. Kimi arkadaşlarının sıkıntısını çektiği yabancılık duygusunu, biraz da bu ne­denle fazla yaşamaz Bülent Tanör.
Avrupa’da arkadaşlarıyla buluşurlar sık sık. Birlikte paneller, toplantılar düzenleyerek 12 Mart karanlığını anlatmaya, deşifre etmeye çalışırlar. Yanısıra, geçinebilmek için değişik işlerde çalışmaya başlarlar. Bülent Tanör bir süre bir kapıcının yanında iş bulur. Kapıcı yaşlı olduğundan merdivenleri silemiyor; Bülent Tanör, cumartesi günleri, kapıcının yerine merdivenleri sile­rek para kazanmaya çalışır. Fransızca kurslarına devam eden Öget hanım, bir yandan da bir kadının evinde haftada üç gün temizlikçi olarak çalışır. Aynı kadının kızına, haftada bir gün de piyano dersleri verir. Dönüp o günleri hatır­ladığında, “Çok güzeldi her şey.” diyecektir.
İsviçre’deki sürgün günlerini “Çok güzeldi her şey” diye hatırlamakta haksız değildir Öget hanım. Bülent Tanör eşinden boşanabilmiş, hiç aksatma­dan akademik çalışmalarını sürdürebilmiş, sonunda Cenevre Hukuk Fakül­tesi’nde asistan olmuştur. Yoğun bir tempo yakalamışlardır Cenevre’de. Çalış­maktan arta kalan zamanlarını klasik müzik konserlerine giderek, dostlarıyla buluşarak ve uzun bisiklet yolculukları yaparak değerlendirirler. Cenevre’de sürgündedirler, bunu bilirler, ama orada kendilerine ait bir hayat kurmayı da başarmışlardır. Yaşadıkları büyük aşk, Cenevre’de de mutluluğun kapılarını açmıştır onlara. Cenevre’deki günler sorulduğunda, Öget hanım tek kelimelik bir cevap veriyor her defasında: “Mutluyduk.” Mutludurlar, çünkü Bülent Tanör eşinden boşanmış ve Cenevre’de evlenmiştir Öget hanımla. Haklarında davalar açılmış ve akılları Türkiye’de olup bitenlerle meşguldür... İstanbul’u, akrabalarını ve üniversitelerini terk etmek zorunda bırakılmışlar, ama mutlu­durlar. Çünkü karşılaştıkları hiçbir olumsuz durumun gücü, aşklarını gölgele­meye yetmemiştir.
1974 yılına gelindiğinde Türkiye’de af ilan edilmiş, sürgünde yaşayan­lara da yurda dönme imkânı doğmuştur. Öget hanım dönmekten yanadır, ama Bülent Tanör artık Türkiye’ye dönmeyi düşünmemektedir. O sırada Ceza­yir’deki bir üniversiteden aldığı bir teklife de sıcak bakmaktadır. Öget hanım onu ikna edemeyince devreye Gencay Gürsoy girer. Gencay Gürsoy’un Bülent Tanör’ü ikna etmesi zor olmaz. Yılların sağladığı karşılıklı güven duygusunun bunda büyük etkisi vardır. Ülkelerine, üniversitelerine, akademik çalışmalarına birlikte döneceklerdir...
Gencay Gürsoy, 1960’lı yılların sonlarına doğru, Bülent Tanör’le İstan­bul’da, bir toplantıda tanışmış, toplantıdan çıkıp uzun bir yürüyüş yapmışlar konuşa konuşa. Bu yürüyüşten sonra iki genç adamın yolları sık sık kesişecek­tir artık. 68 Baharı’nın bütün dünyada esen özgürlük rüzgârı Türkiye’de de kendini hissettirmeye başlamış, bir süre sonra da etkisi altına almıştır. Genç akademisyenler, Bülent Tanör ile Gencay Gürsoy da bu rüzgârın heyecanıyla sol muhalefetin içinde yerlerini almışlardır. Zamanla politik tercihleri şekil­lenmeye başlayacak, Bülent Tanör Aydınlık Hareketi’nin içinde yer alarak “köylerden kentlere devrim” tezini savunacaktır. Gencay Görsoy ise bunun tersini düşünecek, devrimin ancak proletarya ile mümkün olabileceğine inana­caktır. O günlerin koşullarında, benzer görüş ayrılıkları yüzünden birçok dos­tun yolları ayrılmıştır. Ama Bülent Tanör ile Gencay Görsoy arasındaki dost­luk, bu ciddi görüş ayrılıklarına rağmen hiç bitmemiş, tam tersine giderek per­çinlenmiştir. İstanbul’daki o ilk karşılaşmadan sonra birlikte yaptıkları uzun yürüyüş ömür boyu sürecektir. Gencay Gürsoy, Bülent Tanör’ü ve onunla ya­şadıklarını anlatırken heyecanlanıyor. Anlatacak çok şeyi var ve bunları sıraya koymakta, önce hangisinden başlayacağını tespit etmekte güçlük çekiyor. Hak­sız da değil, kırk yıla yaklaşan bir dostluğu tarif etmek, birlikte atlatılan onca badireyi, sürgün günlerini, paylaşılan özel hayatı, her koşulda yitirilmeyen cesareti ve mizah duygusunu anlatmak, kimse için kolay olmasa gerek. Gencay Gürsoy, “Durup düşündüğümde, Bülent’in aramızdan ayrılmasının ne kadar büyük bir boşluk yarattığını hissediyorum.” diyor.
12 Eylül’e doğru
Ülkeye döndükten sonra Danıştay kararıyla üniversiteye dönebilen Bü­lent Tanör, aktif politikadan iyice elini çekmiştir artık Türkiye’deki üniversite­lerin siyasal olarak en hareketli olduğu yıllardır. Üniversitelerdeki çatışmalar dinmek bilmiyor, aydınlar kapılarının önünde katlediliyor, Malatya, Maraş ve Çorum gibi kentlerde çatışmalar çıkıyor, toplu kıyımlar gerçekleştiriliyor... Türkiye bir karanlığın içine yuvarlanıyor. Bülent Tanör gelişmeleri izliyor, aralarında Türker Alkan’ın da olduğu “Yargı” dergisinde yazıyor ve gençlerle sıkı bağını korumaktan vazgeçmiyor.
Bütün enerjisini akademik çalışmalara veren Bülent Tanör, demokratik bir Türkiye ve özerk üniversite için yüklenmesi gereken görevin bu yönde ol­duğuna inanmaktadır. Öte yandan birçok akademisyen arkadaşı gibi o da tehdit edilir. Çok üstünde durmaz bunun. Ancak arkadaşları vuruldukça ve tehditler yoğunlaştıkça küçük önlemler almaya başlar. Aldığı küçük önlemlerden biri, üniversiteye gidip gelirken kullandığı yolu değiştirmektir. Gelişmelerden tedir­gin olan Öget hanımı yatıştıran da yine o olur.
Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi koşullar doğal olarak ikisini de en­dişelendirir. Ama Bülent Tanör yılgınlık gösterecek, umutsuzluğa kapılıp ça­lışmalarını aksatacak bir yapıda değildir. Hayatı boyunca hep disiplinli bir ça­lışma yürütmüş, hayattan küçük mutluluklar çıkarmayı, Öget hanımla özel zamanlar yaratmayı bilmiştir.
Türkiye, 1980’de 12 Eylül sabahına bu koşullarda uyandı. Bülent Tanör yine topun ağzındadır. Akademik çalışmaları, hakim güçlerin hoşuna gidecek türden değildir çünkü. 12 Eylül’den sonra beğenilmeyen akademisyenlerin arasında yer aldı. Ama Bülent Tanör taviz vermeden, “akademik hayatım sona erer” diye düşünmeden yazıp durdu. Sonunda 1402 sayılı kanunla üniversite­den uzaklaştırılanlardan biri de o olur. Üniversiteye dönebilmesi için aradan yılların geçmesi ve bazı yasaların değişmesi gerekecektir. Bülent Tanör bir kez daha Danıştay kararıyla Anayasa Hukuku Kürsüsü’ne dönecek, öğrencileriyle buluşacaktır.
Ancak üniversitede olmak, bir taraftan 12 Eylül’ün ürünü YÖK yasasıyla da mücadele etmek anlamına gelmektedir. Çünkü YÖK, ne yasalaşma süreciyle ne de uygulamalarıyla demokratik bir kurum değildir. YÖK, demokrat akade­misyenlerin, özerk üniversite yanlılarının çalışma imkanlarını alabildiğine da­raltan, statükocuların yuvalandığı bir kurum olarak inşa edilmiştir. Bu yüzden kendi alanında yetkin birçok akademisyen üniversitesinden ayrılmak zorunda bırakıldı. Sayıları artan özel üniversiteler bu akademisyenlere kapılarını açtı.
Bülent Tanör İstanbul Üniversitesi’ne Danıştay kararıyla döndükten sonra, üniversitedeki antidemokratik uygulamalarla mücadele etmek zorunda kaldı. Ama üniversitesini terk etmeyi hiç aklından geçirmedi. Çünkü üniversi­teyi sahte Kemalistlere, gericilere ve statükoculara bırakamayacak, onlarla mücadele etmekten vazgeçemeyecek kadar demokrasiye inanan bir yapısı var­dır. Hakkında çok sayıda soruşturma açılır bu süreçte, ama bunların hepsini boşa çıkarır.
TÜSİAD Raporu
Devrim yapmak için gittiği Söke’den döndüğünden itibaren tek şey var­dır aklında Bülent Tanör’ün: Akademik alanda çalışmak. Bunun için yoğun çalışma temposunu hiç düşürmeden art arda kitaplar yayımlar. Hukuka, anaya­salara, Türkiye devrimlerine yeni açılımlar getiren bu kitaplar, geniş kesimler tarafından heyecanla karşılanırken, kimilerini de rahatsız eder. Çünkü kitapla­rında işlediği konular, Türkiye’de hâlâ tabudur.
Artık İstanbul Üniversitesi’nin Rektör koltuğunda Kemal Alemdaroğlu vardır ve ikisinin yıldızı hiç barışmayacaktır. Azerbaycan’daki bir darbe giri­şimine adı karışan ve yardımcı doçentliği tartışma konusu olan Ferman Demirkol’a, Kemal Alemdaroğlu üniversitenin kapılarını açınca Bülent Tanör buna karşı çıkar. Bu karşı çıkış, aralarındaki iplerin iyice gerilmesine neden olur. Alemdaroğlu, artık doğrudan cephe almaya başlamıştır Bülent Tanör’e. En küçük bahanelerle hakkında soruşturmalar açtırır, ancak geri adım attıramaz...
Tam da böyle gergin bir ortamda, Bülent Tanör’ün TÜSİAD için hazır­ladığı rapor yayımlanır. TÜSİAD için hazırladığı rapor siyasi değil, bilimsel bir çalışmadır. Raporun en dikkat çeken bölümü ise, askerlerle ilgilidir. Babası emekli albay olan Bülent Tanör, demokrasiyle yönetilen bir ülkede askerlerin yönetime bu kadar karışamayacağını, Milli Güvenlik Kurulu’nun kaldırılması gerektiğini bilimsel verilerle aktarır raporunda. Bülent Tanör, bir kez daha ta­buların üstüne gitmektedir.
Güncelleştirdiği ikinci TÜSİAD raporunun yayımlanmasından sonra Kemal Alemdaroğlu da bir kez daha saldırıya geçer. Bülent Tanör hakkında yeni bir soruşturma açtırır. Bu kez gerekçesi, Bülent Tanör’ün hazırladığı ra­pordan dolayı aldığı parayı Döner Sermaye’ye aktarmadığı yönündedir. Olay, mahkeme koridorlarına kadar uzanır...
Soruşturma Bülent Tanör’ün lehine bitecektir. Çünkü Bülent Tanör’ün aldığı bir telif ücretidir ve bunun Döner Sermaye ile bir ilişkisi yoktur. Ama bu arada konu kamuoyuna da yansımış, medya olayla ilgilenmeye başlamıştır... Antidemokratik uygulamaları hakkındaki bilgiler medyaya yansıdıkça, kamuo­yunun vicdanında da haksız bulunacaktır Kemal Alemdaroğlu... Ama bu arada Bülent Tanör’ün raporda tartışmaya açtığı konular, Kemal Alemdaroğlu’nun rektörlük anlayışının gölgesinde kalır ve gündemden düşer...
Amansız hastalık
Medya raporun mahkemeye intikal eden kısmıyla ilgilenirken, Bülent Tanör’ün amansız bir hastalıkla mücadele ettiğini de keşfedecektir.
Bülent Tanör nicedir amansız bir hastalıkla boğuşmaktadır ve Kemal Alemdaroğlu’yla mahkemelik olduğu sırada hastalığı iyice ilerlemiştir artık. Bu yüzden zaman zaman tedavisini hastanede yatarak sürdürmek zorunda kalmış­tır. Öte yandan Kemal Alemdaroğlu’nun art arda açtırdığı yersiz ve haksız so­ruşturmalar için, hasta yatağından kalkıp komisyonlarda ifade vermeyi göze almaktan çekinmez.
Hastanede yatma süreci uzadıkça ancak hafta sonları hastaneden izinli olarak çıkıp evine gidebilmektedir. Hastaneden izin alıp evine gittiği bir hafta sonu, Kemal Alemdaroğlu, hastaneye adam gönderip, “Bülent Tanör hastanede yatağında değil” diye zabıt tutturur.
Bülent Tanör, bir süre sonra, ısrarlı davetler uyarak Galatasaray Üniver­sitesi’ne geçer. Hastalığı, çalışmalarını engellemeye çalışan uygulamalar ve darbecilerle aynı çatı altında çalışmak istememesi bu kararı almasında önemli rol oynamıştır...
Galatasaray Üniversitesi’ne geçmesi ve hastalığı, İstanbul Üniversi­tesi’nde süren demokrasi mücadelesinin peşini bırakmasına gerekçe olmaz yine de. Kendisiyle yapılan bir röportajda, muhabirin hastalığıyla ilgili sorduğu soruyu cevaplarken, “bunlar beni ayağa kaldırdı” diyecektir.
O, muhabire bunları söylerken, öte yandan onun için endişelenen bir vardır: Öget Tanör. Otuz altı yıllık hayat arkadaşı... Birlikte devrim hayalleri kurduğu, yolculuklara çıktığı, sürgün yaşadığı Öget Tanör... Ona kedileri sevdi­ren, özel içkiler hazırlayan, çalışmalarında yardımcı olan, ama en önemlisi her koşulda yanı başında duran Öget Tanör...
“Bunlar beni ayağa kaldırdı” dediğinde en çok endişelenen de Öget Tanör olmuştur. Çünkü o, Bülent Tanör’ü tanıyor ve mücadelenin peşini bı­rakmamak için tedavisini bile ihmal edebileceğini iyi biliyor. Oysa hastalığı ciddidir ve tedavinin muntazaman yapılması gerekmektedir. Bülent Tanör’ün yakalandığı hastalık uzun ve yorucudur. Çekilen filmler, tahliller, kontroller, ilaç saatleri... Bütün bunlara büyük özen gösteren, her şeyle tek tek ilgilenen Öget hanım, yanı sıra üretmeyi hiç aksatmadan sürdüren Bülent Tanör’ün kitap çalışmalarına da zaman ayırır. Hayatın her alanını Bülent Tanör’le paylaşan Öget hanım, kitap çalışmalarına da büyük keyifle katılmıştır öteden beri. Tas­hih yapar, kitapların son şekillerini almasında yardımcı olur. Bütün bunları yapmaktan şikayetçi değildir, ama ya üniversitedeki sorunlar yüzünden tedavi aksarsa?
O günlerde yaşadığı korkuyu şöyle anlatıyor Öget Tanör: “Bizim ödü­müz patlamıştı tedaviyi kesecek diye. Yapardı çünkü. Gözünü budaktan sakınmazdı doğru bildiği şeyler için. Canına, işine zarar gelecekmiş, hiç hesaplamazdı.”
Yol arkadaşlığı
“Gözünü budaktan sakınmayan” adamın, Bülent Tanör’ün hayatı demok­rasi mücadelesiyle geçti. Cesurdu ve cesareti vicdanından, bilimsel aklın gü­cünden, hayata karşı duyduğu sorumluluktan besleniyordu. Yaşadığı sıkıntılar, Türkiye’de yaşayan kimseyi şaşırtmıyor. Çünkü demokrasi mücadelesi veren ufku geniş insanların ortak yazgısıdır onun yaşadıkları. Aydınların, bilim in­sanlarının bürokrasi kıskacına alınması, hapis yatması, oradan oraya sürülmesi, hatta öldürülmesi alışıldık bir şeydir Türkiye’de. Bülent Tanör de yaşadığı sürece bu uygulamalardan payına düşeni aldı. Bir gün her şeyin düzeleceğine olan inancını koruyarak ve bu uğurda üretmekten, mücadele etmekten vazgeç­meden...
Öget Tanör, “Gözünü budaktan sakınmayan” adamın yanında otuz altı yıl yaşadı. Güvenini hiç yitirmeden ve hiç şikayet etmeden. “Gözünü budaktan sakınmayan” adam devrim yapmak için Söke’ye gittiğinde de şikayet etmedi, başında köylü kasketiyle kapsını çaldığında da...
Bülent Tanör’ü anlatırken kimi ayrıntıları kendisine sakladığı hissedili­yor Öget hanımın. Ama anlattığı kimi ayrıntılar bir film karesi gibi canlanıveri­yor insanın gözlerinin önünde. Armutlu’daki evden çıkmış, bisikletine binip gazete almaya gidiyor Öget hanım. Bülent Tanör, o köşeyi dönünceye kadar çalışmasına ara veriyor. Öget hanım döndüğünde bisikletin zilini çalacak. Bü­lent Tanör bir kez daha çalışmasına ara verecek, Öget hanımın gelişini izleye­cek. Daha önceden uyarmıştır çünkü Öget hanımı, “Dönerken zili çal, gelişini görmek istiyorum” diye. Bir başka kare: Hastalığı iyice ilerlemiştir Bülent Tanör’ün, yataktan kalkamaz durumdadır. Ama Türkiye’de olup bitenlere ilgi­sini yitirmemiştir. Öget hanım onun yanına yatağa uzanıyor, gazeteleri okuyor. Gazete haberlerini artık yatakta, yan yana uzanarak tartışıyorlar, komik bul­duklarına birlikte gülüyorlar. 
Bülent Tanör’ün hayatını anlamlı yapan üç temel unsur var sanki: De­mokrasi mücadelesi, üniversite ve bunlardan asla ayrı düşünemediği Öget ha­nım. Bu üç unsurdan çok şey kazandı Bülent Tanör ve bu üç unsura çok şey kazandırdı...


 Gazeteci.
devamını oku >>
Bu site Prof. Dr. Öget Öktem Tanör'ün mali katkılarıyla hazırlanmıştır. 2013